“Dünyadaki en mutsuz insan benim!”

Allah'ım niçin ben!?

Bu soruyu tahammülü güç bir acıyla yüz yüze kalan bir kimsenin yüreğinin derinlerinden kopan bir çığlık olarak görebilirsiniz. Veya uğradığı bir felaketin şiddetiyle yıkılmış, yüzüne acının çizgileri, ruhuna umutsuzluğun gölgesi çökmüş birinin yürek parçalayan feryadı olarak alabilirsiniz. Veya düçar olduğu bir bela yüzünden çaresizliğin uçurumuna yuvarlanmış bir kimsenin samimi yakarışı olarak kabul edebilirsiniz. Ya da bunaltıcı acıların gelgitinde dağılmış birinin hafif isyan kokan sitemi olarak da düşünebilirsiniz. Kulak tırmalayan tiz bir çığlık, yürek dağlayan bir feryat, derinlerden kopan bir ah sesi, bir inleme, kalpten gelen bir yakarış, kimi zaman buram buram isyan kimi zaman hafif bir ürkeklik kokan bir sitem çoğunlukla bir acının, belanın, musibetin ve felaketin işaretidir.

“Allah’ım niçin ben?” sorusuna biraz dikkatli kulak kesilirseniz “Dünyadaki en mutsuz insan benim!” şeklinde bir yargının yattığını görebilirsiniz. Sorunun sahibi, yeryüzündeki tüm acıların sadece ama sadece kendi omuzlarına çöktüğünden şikâyet eder gibidir. Sanki acıların alacakaranlığında yapayalnızdır ve kendi “tek kişilik” helakine son sürat ilerlemektedir. Gerçek şu ki aynı anda milyonlarca insan acıyla yoğrulmaktadır, belayla yüz yüzedir, tehlikenin kucağındadır ve belki ölümle pençeleşmektedir. Adına ne dersek diyelim, tek başına acı ya da kötülük yalnızca bu sorunun sahibine tapulanmış değildir. Aynı anda acı çeken daha başkaları da vardır ama biz kendi acımıza yoğunlaşmışızdır. Hâlbuki insan ne acıyı ve hüznü ve ne de tatlıyı ve mutluluğu tatmada hiçbir zaman yalnız olmamıştır. Belki en üstte oturan komşunuz annesini daha dün toprağa vermiştir, şu an yastadır fakat sizin ruhunuz duymamıştır. Belki aynı iş yerindeki meslektaşınız kötü bir hastalıkla boğuşmaktadır ve fakat kimseye belli etmemektedir. Üst üste yığılı beton bloklardan oluşan şehir hayatı bizi kendi içimize kapatmış ve bütün dikkat ve ihtimamı kendimize yoğunlaştırmıştır. Bunu sürekli kendini dinleyen hastalık hastası birinin durumuna benzetebiliriz. Başkaları söz konusu olduğunda nedense acının kıyısından dolandığımız aklımıza gelmez; daha bir soğukkanlı, daha bir makul ve daha bir tarafsızızdır.

“El elin eşeğini ıslık çalarak arar” sözünde bir hikmet var elbet…

Soru hangi niyetle ve amaçla sorulursa sorulsun koyu bir bencilliği, bir ben sevgisini de ima ediyor: Niçin ben? Hep ben, ben, ben! Zengin biri “Niçin ben zenginim?” diye nedense sormaz. Mükellef bir sofraya oturan biri “Niçin fakir biri değil de ben buradayım?” diye sormaz. Birileri aç, hasta, fakir iken, sağlıklı, varlıklı ve tok olan birinin “Neden ben?” sorusu aklına gelmez ne hikmetse. Refahın göbeğinde doğan birisi “Ben niçin Afrika’nın bir çöl kabilesinde doğmadım?” diye hayıflanmaz. Paris’te, Londra’da, İstanbul’da hayata gözlerini açan birisi “Keşke Gazze’de veya Kabil’de doğsaydım, neden orada doğmadım, neden ben orada değilim?” diye saçını başını yolmaz. Bilinmelidir ki ömür denen kısacık zaman dilimi güzel ve çirkin, iyi ve kötü, sağlık ve hastalık, açlık ve tokluk, varlık ve yoksulluk, mutluluk ve mutsuzluk, ümit ve ümitsizlik, iyimserlik ve karamsarlık arasında tıpkı bir duvar saatinin sarkacı gibi salınır.

Yeri gelmişken söyleyelim, iman ve küfür arasında gezinmek de böyledir. Tüm bu durumlarda Allah insanı ömrü boyunca iki hâlden birini seçmekte serbest bırakmıştır: ya şükreden ya da nankörlük eden olmak! (İnsan, 75/3.) Dünyayı ve hayatı yalnızca kendi gözlerinden değil başkalarının gözlerinden de görebilen hassas gözlere, dünyayı ve hayatı yalnızca kendi ruhuyla değil başkalarının ruhlarıyla da hissedebilen duyarlı ruhlara ihtiyacımız var. Hiçbir şey tekdüze ve monoton değil, göründüğü gibi hiç değil.

Varoluşçuluğun babası olarak bilinen Danimarkalı filozof Søren Kierkegaard (ö.1855), “Doktorların dediği gibi nasıl tam sağlıklı bir insan yoksa,” der, “içinde bir tedirginliğin, bir bozukluğun, bir uyumsuzluğun, nereden kaynaklandığı bilinmeyen veya hatta bilmeye cesaret edilemeyen bir kaygının (…), umutsuzluktan muaf olan tek bir insanın olmadığı da söylenebilir.” (S. Kierkegaard, Ölümcül Hastalık Umutsuzluk, Çev. M. M. Mukadder Yakupoğlu, , Doğu Batı Yay., Ankara 2017, s. 31.) Bu doğruysa, gerisini biz tamamlayalım: Hayatının belli bir anında kaygı, umutsuzluk, çaresizlik, çöküntü, bunalım, sıkıntı, bela, tehlike yaşamamış bir insan yoktur. “Allah’ım niçin ben? Benim günahım neydi de başıma bu geldi?” demenin izahı kolay değildir. Hayat bir bilmeceyse, sürprizlerinin bir kısmının bu anlarda saklı olması gerekmez mi?

İnsanın huyudur, gördüğü küçük bir şeyle bütünü yargılamak: Bütün ya iyidir ya kötüdür! Düşünün ki öd suyu zehirdir, ama hayatidir. Öd suyu dediğimiz şey, karaciğerin ürettiği safra sıvısıdır. Safra kesesinde birikir, sindirim esnasında kasılan safra kesesi bir miktar öd sıvısı salar ve bu, yediğimiz gıdaların yağlarının bağırsaklarda emilimini sağlar, ilaç artıklarının vücuttan atılmasına yardımcı olur. O, sindirim özsuyudur. Öd sıvısı tehlikeli diye onu üreten karaciğer, depolayan safra kesesi ve yükünü taşıyan beden kötü değildir. Kaldı ki öd sıvısı olmadan insanın yaşaması da mümkün değildir. Ancak safra kesesi patlar ve acil tedbir alınmazsa zehirlenme ile birlikte ölüm mukadderdir. Çilelerin kucağında yavaş yavaş eriyen bir hayatın “Niçin Ben?” sorusunu sorma şansı vardır ama safra kesesi patlayan ve hemen ameliyata alınmazsa zehirlenme yüzünden dakikalar içinde hayata veda edecek birinin acıyla kıvranırken “Niçin Ben?” sorusunu sorma şansı muhtemelen olmayacaktır. Birileri bu iki vakadan birinciye “zor ölüm”, ikinciye “kolay ölüm” diyerek geçiştirebilir. Ama kazın ayağı göründüğü gibi değildir. Ölüm mukadderse ki öyledir, o hâlde savaşta ölmekle yatakta ölmek arasında fark yoktur.

Fransız düşünür Voltaire, “Yalnızca iyilik olsaydı da kötülük olmasaydı ne olurdu?” diye sorar ve “O zaman bu dünya, başka bir dünya olurdu.” cevabını verir. Buna kıyasla kötü insanların da az sayıdaki iyi, hak bilir insanı sınamaya yaradıklarını söyler. Dünya hayatının bize sunacakları tıpkı uçuculuğu gibi sınırlıdır. Dünya hayatı güzel ve çirkinin, iyi ve kötünün uyumlu bir karışımıdır. Bu karışımı anlamlı kılan, kötülüklerin yanında iyiliklerin de olmasıdır. Kötü sandığımız bir şeyde bir iyilik, iyi sandığımız bir şeyde bir fenalık (Bakara, 2/216.) neden gizlenmiş olmasın? Bu konuda Kur’an’da anlatılan Hz. Musa ile Hızır (a.s.) arasındaki kıssa bizim için aydınlatıcı olabilir. (Kehf, 18/60-82.) Sabretmede zorluk çektiğimiz şeylerin iç yüzünde bizim için saklı, güzel sürprizler pekâlâ olabilir. Kesin olan şu ki acıların yanından sürekli teğet geçen bir hayat yoktur. Acıyla bir şekilde hiç tanışmamış, tuzu hepten kuru olan biri yoktur. Sizi bilmem ama en azından ben rastlamadım.

Uzaklardaki ölüm bizi pek heyecanlandırmaz. Ölen kimseyle aramızda bir kan bağı, ırk, din ve dil ortaklığı yoksa pek de hislendirmez ve duygulandırmaz. Ama nihayette ölen insandır. Özellikle medyanın savaş ve terör sahnelerinin görüntülerini evlerimizin içine kadar getirmiş olması bize insanın ölümünü de kanıksatmıştır. Evindeki evcil hayvanının ölümüne günlerce yas tutan birinin uzaklardaki bir deprem felaketinde yıkıntılar altında can veren binlerce insana bir dil ucuyla “Vah vah!” demesi “Allah’ım niçin ben?” sorusunu daha baştan hükümsüz kılmaktadır. İnsanın ve insan hayatının kıymetini anlamak için tehlikenin bam telimize dokunması gerekmez.

Dünyaya gelmeyi bahtsızlık olarak gören bir anlayış var. Bu anlayışa göre dünyaya gelmiş olmak insan için büyük bir kötülüktür. Hayat denen kısacık zaman dilimine sayısız kötülük sığar. Yeryüzüne adım atan insan tahammül edemeyeceği ıstırap ve zorluklara lades demiştir. Dünyaya geldiği güne lanet eden ve bu dünyayı hayal kurulacak, mesken tutulacak, çocuk yapılacak bir yer olarak görmeyen bu anlayışın da tutar tarafı yoktur. Öyle ki bu anlayışın sahipleri gelecek adına ideal nüfusun “sıfır” olması gerektiğini savunurlar. Bu konuda okumak isteyenlere Cape Town Üniversitesi felsefe profesörü David Benatar’ın Keşke Hiç Olmasaydık, Var Olmanın Kötülüğü adlı eserini (Doğu Batı Yay., Ankara, 2018,) tavsiye edebilirim. Bu çerçevede, tam da yeri gelmişken, “Aslında Allah beni bana sormadan yarattı. Sorsaydı ben böyle bir dünyaya gelmek istemezdim.” serzenişini yapanlara bu dünyanın nimet, haz, zevk ve lezzetlerini tadarken niçin kimseye sorma ihtiyacı duymadıklarını sormamız gerekir.

Hazcılığın, lüksün, israfın, vurdumduymazlığın artış eğiliminde olduğu bir dünyada sırf fikir jimnastiği adına üretilen bu tür soru ve ifadelerin felsefi temelleri varsa da şahit olduğumuz genel insanlık manzarası dikkate alındığında bir kıymeti harbiyesi yoktur.

Görünen o ki unuttuğumuz ve yeniden hatırlamamız gereken bir şeyler var.

Bizler elimizden kayıp giden pek çok şeyin farkında değilizdir: Zaman, ömür, gençlik, sağlık, huzur, ana babamız, kardeşlerimiz, sevdiklerimiz… Kaybettiğimiz şeylerin anılarıyla ve hayalleriyle teselli buluruz. Tam da emin olamadığımız bir geleceğe yürürken şu anda elimizde olanların kıymetini anlamak için hâlâ vaktimiz var. İnsanın her şeyi kaybettiğini düşündüğünde bile elinde kalan ve uğrunda mücadele etmesi gereken bir şeyleri mutlaka vardır. Ancak bu şeylerin de sabır, sebat, tevekkül, rıza, kanaatkârlık eşliğinde elde edilebileceğini unutup merhamet, şefkat ve biricik yoldaşlığına tam da ihtiyacımız olduğu anlarda isyan dolu sitemlerle Allah’a öfkelenmek de neyin nesi? Kapitalizmin acımasız dünyasında “Kahrın da hoş, lütfun da hoş.” diyebilmeyi yeniden hatırlamaya muhtacız. Allah bizim zorlukta da kolaylıkta da en büyük yâr ve yardımcımızdır. Hem unutmayalım ki geride hâlâ bize ihtiyacı olanlar var.

Kur’an-ı Kerim’de dünya hayatı yağmura benzetilir. Bu su ile yeryüzü bitkisi yetişir, birbirine karışır, ardından rüzgârın savurduğu çer çöpe döner. (Kehf, 18/45.) Bu benzetme dünya hayatının geçiciliğini anlatmanın bir başka yoludur. Vurgulanan şey, dünya hayatının geçiciliği ve ölümün yakınlığıdır. Bu hayat geçici olmakla birlikte bir imtihandan geçirilmeden yalnızca iman etmekle geçip gidecek bir hayat değildir. (Ankebut, 29/2.)

İmtihanların dünyasında “Niçin başkası değil de ben?” sorusu hayatın ve dünyanın kalıcılığına ikna olmuşlar için dayanılmaz bir çiledir.

Prof. Dr. Adnan Bülent BALOĞLU

Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)

Facebook Yorumları



Disqus Yorumları