Bir din görevlisi olarak yeni nesillerde görülen imanî problemlere, ahlakî yozlaşmaya karşı neler yapabiliriz?

BİR DERDİN OLSUN

Dün yatsı namazından sonra Adapazarı’nda görev yapan bir grup genç din görevlisi (imam-müezzin-vâiz-murakıp) arkadaşla bir evde buluştuk. Sayıları 20 kadar olan bu arkadaşların bir kısmı geçmiş yıllarda okuldan öğrencimdi. Kendi aralarında organize olarak bir faaliyet başlatmışlar ve yaz tatili dönemleri hariç dört yıldır sektirmeden her hafta toplanıyorlar. Önceleri belirli bir kitabın bölümlerini her hafta bir arkadaşın sunumu ile devam ettirdikleri faaliyeti zaman içinde “her hafta bir kitap” şekline dönüştürmüşler. Her hafta bütün gruptakiler o kitabı okuyor ama içlerinden birisi sunumunu yapıyor. Bu kitap üzerine görüş alışverişinde bulunuyorlar. Daha iyi nasıl hizmet verebileceklerini tartışıyorlar, birbirlerinin tecrübelerinden istifade ediyorlar. Biz de geçtiğimiz bu süreçte din görevlilerinin nasıl daha iyi hizmet verebileceği, özellikle gençliğe yönelik neler yapabileceğinden bahsettik, görüş alışverişinde bulunduk. Arkadaşların gözlerinde o pırıltıyı gördüm, umutlarım tazelendi. Onların bu faaliyetinin son derece gıpta edilecek önemli bir faaliyet olduğunu, Türkiye’nin her yanındaki din görevlilerine örnek olması gerektiğini belirttim. Tamamen sivil, kendi istek ve iradeleriyle bir araya gelmiş bu genç arkadaşlar gelecek adına ümit vaad ediyor.

Onlarla konuştuğumuz temel mevzu bir din görevlisi olarak yeni nesillerde görülen imanî problemlere, ahlakî yozlaşmaya karşı neler yapılabileceği meselesiydi. Onlara, aslında zaten bildikleri ve yaptıkları şeyleri bir kez daha hatırlatarak şöyle söyledim:

“Nasıl ki şu güzel ülkeye dolar üzerinden bir operasyon çekilmeye çalışılıyorsa aynı şekilde yıllardır medya, internet vb. iletişim araçları aracılığıyla bu ülke gençliğine yönelik bir operasyon çekmeye çalışıyorlar. Bir zamanlar bu Müslüman gençliği yolundan saptırmak, kafasını karıştırmak üzere misyonerlik türü faaliyetler vardı. Onun tutmadığını gördüler. Bu defa ateizm, deizm gibi İslam dışı akımların kucağına gençliği itmeye çalışıyorlar. Dindar gençliği ise “Kur’an bize yeter” gibi söylemlerin ardında İslam’ın ana caddesinden sağa sola savurarak kendi geleneğine düşman bir veçheye büründürmek istiyorlar.

İşte tam da bu noktada bize büyük görevler düşüyor. Kime? Diyanet personeli, Din kültürü öğretmenleri, ilahiyat akademisyenlerine… Topluma dini anlatan, öğreten kimselere. Gençliği bu zararlı akımlara karşı korumak, sahih İslam’ı onlara hem bilgi hem de yaşantı olarak aktarmak için elimizi taşın altına koymak zorundayız. Bunun için kendimizi bilgi noktasında çok iyi eğitmek zorundayız. Çünkü yeni nesiller artık eskisi gibi değil. Şimdi her şeyi soruyor, sorguluyor, ikna olmak istiyor. Onları ikna etmek için önce kendi nefsimizde bizim ikna olmamız lazım. Bunun için de bizlere dini doğru dürüst anlatan kaynakları, birbirimizle istişare ederek okumamız lazım. Bu yetmez yaşantımızı da inancımıza uygun hale getirmemiz lazım. Her birimimiz mahallemizdeki camilere gençleri çekmek için gayret göstermeliyiz. Kendimizi ayın on beşi gelince maaşını garantide gören bir memur gibi değil, Allah ve Resûlü tarafından bulunduğumuz görev mahalline gönderilmiş bir görevli gibi düşünmek zorundayız. Bu işi dert ve dava edinmeliyiz. Tıpkı Mus’ab bin Umeyr gibi. Daha 17 yaşında iken gittiği Medine şehrinin kaderine etki eden yürekli genç. Bu, bir davaya yürek veren bir kişinin bir şehrin kaderine etki edebileceğini gösteriyor. Biz de hiç değilse bunu arzulamalıyız. Herkes taşın altına elini koymalı. Akademisyen fildişi kuleden inmeli, sahaya inmeli. Gençlerle muhatap olmalı. Din görevlisi namaz dışında gençlerle ilgilenmeli. Onların okul derslerine yardımcı olmalı, onları camide tutmanın yolunu bulmalı. Gençlerimiz camiyi evi ve okulundan sonra üçüncü bir huzur mekânı olarak görmeli.”

Sohbetimiz bu minval üzere devam edip gitti. Yatsı sonrasında başladığımız sohbet gece 12’ye yaklaştığında “artık bitirelim yoksa sabaha kadar devam edeceğiz” ifadeleriyle son buldu.

Toplantıdan dönerken içim bir başka umut doluydu. Böyle hasbî gençler varken, din görevliliğini din gönüllüğü olarak gören Mus’ab karakterli arkadaşlar varken bu davanın sırtı yere gelmez diye düşünüp Cenab-ı Hakk’a hamdediyor, benzer bir faaliyetin Türkiye’nin her köşesinde öğretmenler, din görevlileri, akademisyenler arasında var olması gerektiğini düşünüyordum.

Cenab-ı Hak, böyle gençlerin sayısını arttırsın, İslam’a hizmet azmimizi bilesin, bizleri kendi dininin Mus’abları kılsın.

(Soner Duman/1 Safer 1440/10.Ekim.2018/Çarşamba)

Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)



Facebook Yorumları


Disqus Yorumları