"Ya Rab ! Gençlerimizi nebilerin, sadık dostlarının, şehadet şerbetini içenlerin ve Rabbinin sözüne boyun eğen salih kullarının arasına kat !"

“Sizden biriniz beni annesinden-babasından, çoluk-çocuğunuzdan ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş olamaz.” [Buhari İman, 2/8]

İlk sahabe nesline bakıldığında, onlardan çoğunun gençler olduğu görülür. İlk Müslümanlardan birkaç kişi 50 yaş civarında, birkaç kişi 35 yaşın üzerinde, geri kalan çoğunluk ise 30 yaşın altında bulunuyordu. Mesela genç yaşta İslam’ı kabul edenlerden 

Hz.Ali 10, Abdullah b. Ömer ve Ubeyde b. Cerrâh 13, Ukbe b.Âmir 14, Câbir b. Abdullah ve Zeyd b. Hârise 15, Abdullah b. Mes’ûd, Habbâb b. Eret ve Zübeyr b. Avvâm 16, Talha b. Ubeydullah, Abdurrahman b. Avf, Erkam b. Ebü’l-Erkam, Sa’d b. Ebû Vakkâs ve Esmâ bint Ebû Bekir 17, Muâz b. Cebel ve Mus’ab b. Umeyr 18, Ebû Mûsâ el-Eş’arî 19, Cafer b. Ebû Tâlib 22, Osman b. Huveyris, Osman b. Affân, Ebû Ubeyde, Ebû Hureyre ve Hz. Ömer 25-31 yaşlarında idiler.

Başlangıçtan itibaren Hz. Peygamber’in (s.a.s.) yanında bulunan bu gençler, nübüvvetin ilk yıllarında ona en güçlü desteği vermişlerdi. Onlara değerli olduklarını hissettiren Resûlullah, geleceğin teminatı olan gençlerle özel olarak ilgilenir, onların eğitimine ayrı önem verirdi. Mescidinin yanı başındaki “suffe” denilen bölümde kendini ilme adamış gençlere dini öğretir, onların ihtiyaçlarıyla yakından ilgilenirdi. “İnsanoğlu kıyamet günü Rabbi katında beş şeyden hesaba çekilmedikçe ayakları hiçbir yere hareket edemeyecektir; ömrünü  ne yolda tükettiğinden, gençliğini ne uğurda yıprattığından, malını nereden kazanıp nerede harcadığından ve öğrendiği bilgilerle nasıl amel ettiğinden.” Tirmizi, Kıyame, 1

Kıyamet gününde Allah’ın gölgesinde gölgelenecek yedi sınıf insandan ikincisi, Rabbine ibadetle yetişen gençti" Buhari, Ezan, 36 

Allah Resûlü’nün hedefi, inançlı, dindar, ahlaklı ve iffetli bir gençlik oluşturabilmekti ve tüm gayreti bu yöndeydi. Bunun için her fırsatı değerlendirir; kimi zaman çarşıda pazarda, kimi zaman evlerde veya mescitte, bazen yolda giderken kısacası uygun bulduğu her ortamda ve her vakitte İslam’ın aydınlığında yürümeleri için gençlere yol gösterirdi.

Hâkim, Müstedrek, VIII, 2865 (4/358).

Aynı binek üzerinde yolculuk yaptıkları sırada arkasında oturan genç yeğeni Abdullah b. Abbas’a şunları söylemişti: “Delikanlı! Sana bazı şeyler öğreteceğim. Allah’ı gözet ki Allah da seni gözetsin. Allah’ı gözet ki Allah’ı daima yanında bulasın. Bir şey istediğinde Allah’tan iste! Yardıma muhtaç olduğunda Allah’tan yardım dile! 

Şunu bil ki bütün insanlar sana fayda vermek için toplansa Allah’ın takdiri dışında sana faydalı olamazlar. Ayrıca bütün insanlar sana zarar vermek için toplansa Allah’ın takdiri dışında sana hiçbir şeyde zarar veremezler. Bu konuda kalemler kaldırılmış, sayfalar(daki yazılar) kurumuştur.”

İbn Hanbel, I, 293; Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 59.

Benî Mustalik Gazvesi sırasında yaşanan bir olay sonrasında biri ensardan diğeri muhacirlerden iki genç kavgaya tutuşmuş, her iki taraf da “Yetişin ey muhacirler!” ve “Yetişin ey ensar!” nidalarıyla kendi kabilesinden yardım talep etmişti. Allah Resûlü, olaydan haberdar olunca “Bu cahiliye çağrıları da nedir?” dedi ve bu ayrılıkçı hareketlerin doğru olmadığını belirterek kabile taassubunu değil de İslam kardeşliğini tavsiye eden şu sözleri söyledi: “Kişi zalim de olsa, mazlum da olsa din kardeşine yardım etsin. Eğer kardeşi zalimse, onu engellesin. Çünkü zalimi yaptığı işten döndürmek ona yapılacak bir yardımdır. Eğer mazlum ise ona yardım etsin!” Muslim, Birr, 62 “…Huşu duyan gençler, (namaz kılarak) rükû eden yaşlılar, emzikli bebekler ve otlayan hayvanlar olmasaydı başınıza muhakkak azap yağardı.” buyurmuştu.

Ebû Ya’lâ, Müsned, XI, 287.

Bir gün huzuruna genç bir sahabi gelerek, “Ey Allah’ın elçisi! Zina etmeme müsaade et.” dedi. Gencin bu isteği karşısında oradakilerden bazıları onu azarlarken, bazıları da müdahale etmek için üzerine yürüdüler. Onların aksine Allah Resûlü (s.a.s.), engin şefkatiyle önce susup genci dinledi ve “Sen annenle zina edilmesini ister misin?” dedi. Genç “Anam babam sana feda olsun, ey Allah’ın Elçisi! Elbette istemem.” diye karşılık verdi. Hz. Peygamber (s.a.s.) sırasıyla kızını, halasını, teyzesini ve kız kardeşini de hatırlatarak, hiç kimsenin kendisi ve yakınlarıyla zina edilmesine rıza göstermeyeceğini bu gence anlattı. Sonra ona eliyle dokunarak “Allah’ım, bu gencin günahlarını bağışla, kalbini temizle ve iffetini koru!” diye dua etti. Genç sahabi, bu duadan sonra ne böyle bir istekte bulundu ne de böyle bir işe yöneldi.

İbn Hanbel, V, 256-257

Genç, şehevi arzularının yoğun baskısı altında kalarak Allah Resûlü’nden zina izni istemişti. Onun psikolojik durumunu anlayan Efendimiz onu kınamadan, kırmadan yanına oturtmuş ve empati kurmasını sağlayacak şekilde sorular sorarak kendi yakınlarına yapılmasını istemediği bir fiili, başkalarına yapmasının ne kadar yanlış olacağını kavratmıştı. 


Onun ne derece ince ruhlu ve anlayışlı olduğunu gören gençlerin, Allah Resûlü’ne muhabbetleri bir kat daha artardı. Leysoğulları’ndan Mâlik b. Huveyris ve arkadaşlarından oluşan bir grup genç, İslam’ı kabul ettikten sonra İslam hükümlerini öğrenmek maksadıyla memleketlerinden yola çıkarak Medine’ye, Hz. Peygamber’i (s.a.s.) ziyarete gelmişlerdi. Yaklaşık yirmi gün onun yanında kalmışlar ve artık geride kalanları özlemeye başlamışlardı. Resûlullah bu durumu sezmiş, anlayışla karşılamış ve duygularını dile getirmelerine gerek kalmadan “(Memleketinize) dönün onların yanında bulunun ve onlara da (burada öğrendiklerinizi) öğretin...” tavsiyesiyle onları geri göndermişti.

Buhari,Ezan, 17-18

Bir defasında da iman ettikleri dinin gereklerini öğrenmek için Medine’ye gelen ve birkaç gün kalan Yemenli bir heyet, memleketlerine geri dönmek için izin istemişti. Peygamberimiz bu özel heyete daha önce hiçbir heyete vermediği hediyeler vererek ihtiyaçlarını karşıladı. Son olarak heyetten hediyesini almayan kimsenin olup olmadığını sorunca, heyetin bineklerinin yanında bekleyen ve yaşça onların en küçüğü olan bir delikanlının daha olduğunu söylediler. Peygamberimiz “Onu da bize gönderin.” buyurdu. Heyettekiler gence haber verdiler.

Çağrıldığını öğrenen delikanlı hemen koşarak Resûlullah’ın huzuruna geldi. “Ey Allah’ın Resûlü! Ben Ebzâoğulları’ndan, biraz önce sana gelen ve ihtiyaçlarını giderdiğin kafiledenim. Benim ihtiyacımı da karşılayıver.” dedi. Resûlullah, bu heyecanlı delikanlıya “Pekala, senin ihtiyacın nedir?” diye sordu. Delikanlı şöyle dedi: “Arkadaşlarım her ne kadar İslam’ı arzulayarak geldiler ve zekâtlarını getirdilerse de benim ihtiyacım onlarınki gibi değil. Allah’a yemin olsun ki beni memleketimden buralara kadar getiren şey, sadece senin Allah’a benim için dua ederek O’ndan beni bağışlamasını, bana merhamet etmesini ve gönül zenginliği vermesini istemendir.” Bu hikmetli talebi işiten Hz. Peygamber (s.a.s.), “Allah’ım! Sen onu bağışla, ona merhamet eyle ve gönlünü zenginleştir!” diye gence dua etti. Ardından, arkadaşlarından her birine ne verilmişse, ona da aynısının verilmesini emretti. Ve heyettekiler dönüp ailelerine gittiler. Bir yıl sonra hac mevsiminde Mina’da Ebzâoğulları’ndan bir grup Resûlullah’ın yanına geldiğinde, “Geçen yıl sizinle beraber bana gelen o genç ne yapıyor?” diye sormuş ve gıyabında ona dua etmişti. Bu duanın bereketiyle delikanlı, hayatının geri kalanını kanaatkâr, onurlu ve erdemli bir şekilde geçirecekti…

İbn Kayyim, Zâdü’l-meâd, III, 569.

Kur’anî öğretilerin yanı sıra Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bu sıcak ve samimi ilgisi, nebevi eğitim ve öğretimi sayesinde genç sahabiler, canlarını, mallarını, ailelerini, varlarını-yoklarını Allah yolunda feda edecek kıvama gelmişlerdi. Müslüman olur olmaz birçoklarının başta ailesi olmak üzere, Mekkelilerden gördükleri baskılar, eza ve cefalar, korkunç işkenceler, açlık ve abluka yılları asla onları yıldırmamıştı. Allah Resûlü, çeşitli konularda gençlerle istişare eder ve onların görüşlerine başvurur, bu durumu bilen gençler de açık yüreklilikle ona görüş beyan ederlerdi. Allah Resûlü bu görüşlerden makul olanlara uyar, olmayanlarla ilgili olarak da onlara uygun bir şekilde açıklama yapardı. Bedir Savaşı öncesinde Hz. Peygamber’in orduyu yerleştirdiği yerin su kuyularından uzak olduğunu ve bu sebeple savaş stratejisi açısından pek uygun olmadığını düşünen Hubâb b. Münzir isimli genç sahabi, Allah Resûlü’ne bu kararının kaynağının bir vahiy olup olmadığını sormuş, bunun vahiyle ilgili olmayıp sadece bir taktik/strateji olduğunu öğrenince de düşmanı susuz bırakmak için onlara en yakın su kuyusunun yanına yerleşilerek diğer kuyuların kapatılmasını teklif etmişti. Resûl-i Ekrem de onun bu görüşünü uygun bulmuş ve orduyu Hubâb’ın teklif ettiği bölgede konuşlandırmıştı.

İbn Sa'd, Tabakat, 2, 15

Kendilerine has bir ruh hâli içerisinde olan gençler, her ne kadar istek, arzu, heyecan, gurur, şiddet gibi duyguları yoğun biçimde yaşasalar da hayat tecrübesinden yoksundurlar. Bunu bilen Rahmet Peygamberi, gençlerle ilişkisinde onurlandırıcı, güven verici, cesaretlendirici, akılcı ve ılımlı bir tarz benimsemişti. Onlara bir iş verdiği zaman muhatabına güven verir ve onu cesaretlendirirdi. Genç yaşta Yemen’e kadı olarak Hz. Ali’yi görevlendirdiği zaman onun tereddütlü hâlini görünce kendisine şu sözlerle destek olmuş ve tavsiyede bulunmuştu: “Allah senin kalbini doğruya iletecek ve dilini (doğru üzerine) güçlendirecektir. İki hasım gelip önüne oturduğunda, birincisini dinlediğin gibi diğerini de dinleyinceye kadar hüküm verme. Bu, (vereceğin) hükmün ortaya çıkması için daha uygundur.”

Ebû Dâvûd, Kadâ (Akdiye), 6; Tirmizî, Ahkâm ,5.

Resûlullah, gençlerin öz güven eksikliklerini gidermekle kalmamış, aynı zamanda çevrenin gençlere karşı güvensizliğini de ortadan kaldırmaya çalışmıştı. Genç yaştaki azatlı kölesi

Zeyd b. Hârise’yi aralarında ileri yaşta sahabilerin de olduğu bir gruba komutan tayin etmişti. Ashabdan bazıları, onun komutanlığı hakkında tereddüt göstermişlerse de Resûlullah’ın emrine karşı çıkamamışlardı. Aynı şekilde Peygamber Efendimiz, dadısı Ümmü Eymen ile Zeyd’in evliliğinden dünyaya gelen Üsâme’yi de Rumlar üzerine gönderilecek bir orduya komutan tayin etmişti.

Buhârî, Megâzî, 88; Müslim, Fezâilü’s-sahâbe, 63.

Resûl-i Ekrem’in gençlerle olan bu ideal iletişimi, tüm Müslümanlar için tam bir numune-i imtisaldir. Geleceğin teminatı olan gençlerin söz konusu nebevi öğreti gereğince dikkate alınması ve onlara aynı itinanın gösterilmesi, en öncelikli sünnetlerdendir. Unutulmamalıdır ki gençliğin kazanılması, ideal bir toplumun kazanılması; aksi ise toplumun yitirilmesi demektir. Oldukça genç bir nüfusa sahip olan toplumumuzda gençliğin her türlü olumsuz global tesire karşı korunması ihtiyacı kaçınılmazdır.

Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)



Facebook Yorumları


Disqus Yorumları